Sosyal medyada başarılı olmak, takipçi kazanmanın yolları veya püf nokta angajmanları şeklinde çokça yazılar yazılıp çiziliyor. Uzmanlar uyarıyor; takipçi artırmak için verilen uğraşlar sansasyonel kişilik bozukluğunu ortaya çıkartıyor.

Sosyal Medyada başarılı olmanın fake iksiri sahte takipçi alma metodunu artık herkes biliyor. Bu fake arttırımları özellikle Taksim Gezi Parkı olaylarından sonra ‘beğeni’ ve ‘follower’ sayısı kaybeden bazı markalar güncel olarak yaptı diyebilirim. (Tabi isim vermeksizin)  Bu tür davranışlar aslında sosyal medya denilen okyanusta bazı şeylerin ne kadar kolay ama bazı şeylerin de ne kadar uğraş verici olduğunun bir göstergesi.

İçimizde de monolog olarak haykırdıklarımızı ve söylemek istediklerimizi diyaloğa dönüştürerek çeşitli sosyal medya mecralarında duyuruyoruz. Etkileşim alıyoruz ve bir nevi konuşuyoruz.

Öte yandan gözlemlenenler ile birlikte özellikle Twitter’da ünlülerin hayatlarına ve ikonik insanların tweetlerine bakıldığında ‘ne hayatlar var arkadaş biz yaşayamıyoruz’ sendromu baş gösteriyor.  Bu duruma öğrenci kesiminin gıptası daha fazla.

Facebook’ta ya da Twitter’da bir şey paylaştığımızda yaşıyor görünmemiz eğer paylaşmıyorsak paslanma sendromu baş gösteriyor vakaları ortaya çıkıyor. Facebook’a bakmadım, profilimi güncellemedim, acaba devamlı bir şey kaçırıyor muyum? hissiyatı eşliğinde çok zor şartlarda yaşıyoruz.

Ayrıca beraberinde x mekanda check-in yapıp orada olmama halleride baş gösteriyor.

Kafalar iyiyken atılan tweet’ler 140 karakterin şuursuzluğunda ortaya koyuyor. Bir de kafalar iyiyken atılan mesajların artçı şoklarıda cabası.

Linkedin’de yönetici-ceo gibi takılma, instagram’da biraz sanatçı, Facebook’ta eğlendirici tarzda takılma yansımaları ile kişilik şizofrenliği hat safhada.

“Like ya da accept etmezsem ayıp olur mu acaba?” tedirginliği ile gelgit’lerde kalma durumu da yok değil.

Bir de artık doğum günleri Facebook sayesinde hatırlanıyor ve kutlanılıyor. Yalnız geçen doğum gününün 236 kişi tarafından ‘hatırlanmış’ olmasının hüznü bir başka.

Farkettiyseniz, restoranlarda, cafelerde insanlar hep 35 derecelik bir açı ile aşağı bakıyorlar. Yani parlak ekranlı telefonlarına. Akıllı telefonları elimizde gözümüz ekranda beynimiz düşünce loblarında adete dans ediyor.

Regis Debray ne güzel demiş;  “Modern toplumdaki en karanlık nokta, küçük parlak bir ekrandır.”

Bir önceki yazım olan Marka dini başlıklı makalem apple, brand ve famous hakkında bilgiler verilmektedir.